22 Mart 2026 Pazar

Kendine Geç Kalma: Kötücül Senaryolar ve Arete arasında bir Yolculuk

Yazan: Serhat Altun 

 

  
2023 yılının başlarında Ömer Aygün Hoca'nın bir seminerine katıldım. Konu bir süre sonra kendiliğinden Ömer Hoca'nın şu cümlesine gelmişti: “Kafamda kurduğum bu kötücül küçük senaryoları bir tıkla kapatıyorum.” Cümlenin devamını tam hatırlayamasam da o an irkilmiş ve merakla hocayı dinlemiştim. Daha sonra “Hoca'm, ben bu kötücül senaryoların kapatma düğmesini nerede bulabilirim?” diye sormuştum. Ömer Hoca ise bana, “Ben bir psikiyatrist veya bir psikolog değilim, ben bir felsefeciyim. Ben sana ancak 
farkındalık kazandırabilirim” demişti. Farkındalık ve kötücül küçük senaryolar üzerine oldukça düşüneceğim bir döneme yelken açmıştım artık.

Farkındalık kavramı kendi içinde: Bilişsel farkındalık, Öz farkındalık ve Sosyal farkındalık olarak üç kısma ayrılıyor. TDK kavramı, “Farkında olma, kavranması gereken bir şeye dikkat etme durumu” diye tanımlıyor. 

Stanford Felsefe Ansiklopedisinde  ise kelime, “zihnin dünyayı ve kendini deneyimleme, algılama ve mevcut duruma dair bir ‘iç görüye’ sahip olma hâlidir.” şeklinde tanımlanıyor.  Bu yazıda farkındalık kavramını (anın bilinçliliği, anı anlama, ayırt etme ve iki zıtlığın bilinirliği) olarak düşüneceğiz. 

Seminerden sonra bulunduğum hâli düşünmeye başladım. Bulunduğum hâlin farkına vardığımda mutsuz oldum. Bir eleme silsilesi yapmam gereken seçimlerle karşı karşıyaydım. Kendime geç kalmıştım. Bu geç kalmışlık, beni belli başlı sorulara yanıt aramaya yöneltmişti. Kısa hikâyeler ve senaryolar yazmaya başlamıştım. 
 "Kendini bil" (γνῶθι σεαυτόν) “Sonsuz bir evrende, fani ve kırılgan bir hayat yaşamanın anlamı ne? “      “nasıl yaşamalı?” “hayatın anlamı nedir?” 
 

                   “Kendimi ifade edeceğim kendime ama daha bir saf, daha bir amâde.”    

 

Paulo Coelho’nun Veronika Ölmek İstiyor romanındaki başkarakter Veronika, Dr. İgor’un deneyi sayesinde, her gün son günüymüş gibi yaşamaya mahkûm olur. Artık o her yaşadığı ânın, son bir ân olabileceğinin farkındalığındadır. Romandaki mevut durum bana, kökeni Antik Roma’ya dayanan Memento mori (Öleceğini hatırla) farkındalığını hatırlatıyor. 




Bu yaklaşımı “Stoacı” olmayan birinin ulaştığı farkındalık olarak düşünelim. Tepkisi (her ne kadar farkındalığın özüne sahip olsa dahi) asla aynı olamaz. Bir durum ve olayın farkındalığı sizde olduğunda kararlarınızı ne ölçüde etkiler? Örneğin; yetişmeniz gereken bir ders için kaldırımdan hızlı adımlarla yürüyorsunuz. Kaldırımların şekli değişiyor, kare veya dikdörtgen çizgilerden oluşan, birbirlerince sıralanmış bu kaldırımda çizgilere basmama dürtüsü sizi harekete geçiriyor. Çizgilere basmamaya dikkat ederseniz zaman kaybedeceğinizin farkındasınız ama yine de basıyorsunuz. (Bu durumu, şu an bu yazıyı okuyan insanların çoğunun yaşadığını düşünüyorum.) Kompulsif (zorlantı) davranışlar sizin farkında olduğunuz, yanlış olduğunu düşündüğünüz davranışları bile eyleme dökmenizi anlatıyor. Demek istediğim, çok güzel farkındalıklar biriktirebiliriz ama bu demek olmuyor ki yaşama adapte edebiliriz. Bu bir serüven ve bir süreç ve bu noktada ''Stoacı biri nasıl tepki verirdi?'' diye kafa yormaya gerek duymuyorum. Çünkü ben bir stoacı değilim bunu bilemem. Stoacı olmak birtakım gereksinimlere tabîdir. 

Kötü bir olay yaşadın diyelim. Etki edebiliyor musun? Evet ise problem yok (etki et), hayır ise problem yok (elinden bir şey gelmiyor)” Bu bir farkındalık durumudur ama bizler hayatımızda yaşadığımız problemlere bu ve benzeri metotlarla yaklaşabiliyor muyuz? Sizi bilmem ama ben yaklaşamıyorum. Stoacı yaklaşımı kazanabilmek için takip edilmesi gereken dizilere uyulması gereklidir. Belli başlı meditasyonlarla bir denge hâline gelmek gereklidir.  Helenistik döneminin büyük okulundan birinin (Kepos) kurucusu olan Epikuros’un sözüne kulak verelim:


“Ölüm, kötülüklerin en korkuncu gibi görünse de aslında bizim için bir hiçtir. Çünkü biz varken ölüm yoktur; ölüm geldiğinde ise artık biz yokuzdur.” (Epicurus, Letter to Menoeceus, aktaran Diogenes Laertius, Lifse of Eminent Philosophers, X.)

Epikür'ün burada anlatmak istediği ölümün “deneyim” olmadığı ve bu yüzden bize zarar veremediğidir. Bir şeyin bize acı verebilmesi için o şeyi hissetmemiz gerekir. Bu sözü okuduğumuzda ve Epikür’ün açıklamalarına baktığımızda ancak bu kabul ile farkındalığa erişebiliriz. Pekî vereceğiniz tepkiler bu farkındalık sayesinde değişebilecek mi? Yani bahsedilen yokluk “hiçlik” düşünülemeyecek bir kavramın kendisiyken bir kabulleniş nasıl olabilir? Örneğin; kompulsif davranışa sahip bir bireysiniz. Örneğin elinizi kesmezseniz ve “iki bacağınızın kesileceğini ve daha sonra acı içinde öleceğinizi” düşünüyorsunuz. Karar verme aşamasındasınız. Bunun kötücül bir senaryo olduğunun farkındasınız ama yine de kesiyorsunuz... 

Bu örnekte ölüm korkusu neden kişiyle tekâmül ediyor? Ölümden neden korkarız? Bence ölümden korkacak bir sürü sebep var ama birincili; yaşanabilecek güzel, iyi şeylerden yoksun kalma bilinçliliğidir (bu dünya için). Epikür’ün ünlü sözündeki “...ölüm varsa ben yokum” perspektifini değiştirdiğimizde “olmama”, ”hiçlik” kavramları korkunun kaynağıdır. 

Seminerden sonra üzerine düşündüğüm bu konular ve karşı gelemediğim sorunlarla baş başa kalmaktansa bir kısa film çekmeye karar vermiştim. Çünkü bazı hisleri, durumları kelimelerle anlatmak yetmiyordu. Ben de bunun üzerine sinemanın dilini kullanarak bir felsefecinin görevlerinden biri olan farkındalık kazandırmayı kendime amaç edinmiştim. 

Filmde başkarakter Fikret kafasında dolaşan bu kötücül senaryolardan ancak sorumluluk alarak kurtulabilir. Sorumlulukları alma ve farkında olma durumları bize her zaman iyi gelmez aksine acının saf hâlidir, bir bulantının karşılığıdır. Burada bahsedilen, yapılan bir hatayı anlatma veya ben yaptım diyerek sorumluluk alma değildir, bu olsa olsa "kötü inanç"tır, (Jean-Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik) ben buyum diyerek kendine veya karşındaki her kimse ona kabul ettirmektir. Değişimi, potansiyel yerini kabul etme ve sorumluluğun sonuçlarını üstlenme Fikret’in yaptığıdır ki bu da bir uyanışı temsil etmektedir (ama asla huzurlu bir uyanışı değil).

Size emirler yağdıran “küçük kötücül” senaryoların farkındalığı bir süre sonra düşünceleri, bedeni yavaş yavaş ele geçirir. Onun verdiği bir acı yoktur. Var olan acının katlanmasını sağlar. Acı üretmez, acıyı çoğaltır genellikle. Kötücül Senaryolar’ın düğmesi sizin farkındalığınızda olacak. Bu anlamsız bir kürek çekme de olabilir, sizi varmanız gereken yere de ulaştırabilir…

                                “Bir var bir yok her yer korku duvarları”

Nasıl oluyor da tüm bu acılara rağmen yaşama istencimiz tükenmiyor? Schopenhauer’ un bahsettiği istenç, "yaşam istenci" durumu insanın doğasının kaparılamaz bir parçasıdır. Bir hocamın önerisiyle -maalesef ki yeni izlediğim- The Man from Earth filminde geçen bir diyaloğun üzerinde duralım. On dört bin yıldır yaşlanmayan ve bu sırrı saklamak için her on yılda bir izini kaybettiren bir adam, bu kez taşınırken farklı bir yol seçerek, arkadaşlarına hikâyesini anlatmaya başlar. Uzun uzadıya devam eden tartışmanın ortasında “Hiç bıkmadın mı, hiç vazgeçmedin mi?” sorusu sorulunca tereddütsüz “hayır” cevabını verir. Sonsuz bir hayat, sonsuz bir istenç... Schopenhauer'un sarkacı hayatın acı ve bıkkınlık arasında gidip gelen farkındalığı yaşama istencini çok iyi açıklıyor.

                                                                            

Örneğin; büyük bir evim olsun istiyorum. 1, o eve sahip olana dek harcadığın emekler bütünü, 2, o eve sahip olduğun an gelen mutluluk (anlık/kısa), doygunluk (doygunluk genelde acıdır)  3, sahip olabildiğin ve olamadığın durumları simgeliyor. Sürekli olarak istenç hâliyle, durağan olmayan bir arzu arama eğilimindeyiz. Doygunluk hâli yâni ikinci kısım genelde tatmin olunan hâl ve mutlu olunan o kısıtlı zamanı temsil ediyor. Doygunluğun kısa bir an sonra son bulacağı bilinci, anın büyülerini bozuyor; ya da doygunluğun kendisi, kaçınılmaz bir can sıkıntısına dönüşüyor. Bu iki uç arasındaki sarkaçta dinamik bir istençle varlığımızı sürdürüyoruz. Öyleyse,  varoluşun en yetkin hâline, yâni areteye...

Arete (“Varlığın (insan, nesne veya hayvan) yaratılış amacını veya işlevini en üst düzeyde yerine getirmesidir.”) 

Farkında olmak birçok zaman işinize yarayabilir. Ama farkında olunması gereken, farkında olduğun durum, farkında olmadığın durumun sonucunun tersi değil. Farkındalık sadece hareket etmeni sağlayan “itki” (Impulse) dir. Yukarıda bahsettiğimiz kompulsif takıntı örneğinde eylemlerin farkındalığı onun verebileceği zararı çoğu zaman önleyebilecek yeterlilikte değildir. İtki yoluyla çözümü için çoğu zaman emek -uzun yorucu ve özenli beden ya da zihin gücü- gereklidir. Farkında olmanız durumu değiştirmez ama farkında olmanız durumu değiştirmek için sizi harekete geçirebilir. Kötücül senaryoların zihinde zuhur etmesi genellikle farkındalık eksikliği değil, bir itkinin sonuçsuzluğudur. Tüm bunlara rağmen amaç uğrunda, potansiyelinin en zirvesinde olmak senin anlamını biçtiğin “şey”e değerini atfeder. 

Mori/Vivere’de başkarakter Fikret, gerçeklikten koptuğunda kendisinin karanlık yüzüyle (Karan'la) karşılaşır. Karan, sözünü sakınmadan Fikret'le konuşur ama konuşmadaki can alıcı nokta “kendine geç kalma” cümlesindedir. Fikret bu süreçten sonra ''ya kendine yetişemez ya da mücadele eder''. Yetişemeyeceği bariz bellidir ama yolunda ölmeyi amaç edinir. Yetişemeyeceğim meçhûlse bile ben bu uğurda yoldayım... 

filmden bir kare

Sevgili okur, yazımın son satırları
nda size bir film ve bir müzik parçası önermek istiyorum: Theo Angelopoulos’un Sonsuzluk ve Bir Gün (Mia aioniotita kai mia mera) ve Eleni Karaindrou’nun film için bestelediği Eternity Theme -veya Eternity and a Day Theme- müziği.

Kendinize geç kalmayın…

                                                                                                                        

Film Tanıtımı

MORİ/VİVERE 

Kafasında susmayan kötücül senaryolarla uyanan Fikret. Kendisiyle yüzleşmek için tüm pişmanlıklarının sorumluluğunu alır ama bu bir rahatlama değil aksine acıdır. Fikret ya mücadele edecektir ya da tüm bu fikrîyâta boyun eğecektir.


kamera arkasından

Daha fazla bilgi için @morikisafilm sosyal medya adresini ziyâret edebilirsiniz.










Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalçın Küçük'ün Ardından

Yalçın Küçük'ün Ardından Yazan: Berdan Alkan İnsanların bilgiye duyduğu arzuyu kamçılayan yazılar, kitaplar, yazarlar, aydınlar vardır. ...