Muhammed’in Korkusu:
Rainer Maria Rilke’nin ‘Muhammed’in Risâleti’ (Muhammeds Berufung) şiirine dair bir deneme
Yazan: Boran Metin
Rainer Maria Rilke’nin ''Muhammed’in Çağrılışı'' şiiri İslâm’ın doğuşu veya yükselişini değil ondan hemen bir an öncesini anlatıyor. Bir peygamberin yükselişinden, kutsallığa erişmesinden ve tarihin akışını değiştirişinden ziyâde tüccarın mağarada inzivâya çekilip Tanrı’nın meleğinden, Cebrail’den merhamet dileyişini, kendi hâlinde bir tüccar olarak yaşamasına izin verilmesi istencini ele alıyor.
Rilke’nin anlattığı hikâyede, Cebrâil bir davette bulunmuyor. Cebrâil bir kırılmayı empoze ediyor basit ve onurlu bir tüccara. Artık O bir tacir olmayacak, bildiği kadarıyla kendi benliğini geride bırakacak ve nâzil olacak. Rilke burada Hz. Muhammed’in yükselişini bir seçim veya görevlendirme olarak görmüyor, âdeta bir ‘possession’, kutsal tarafından ele geçirilme olarak yorumluyor. Rilke’ye göre Hira’ya giren kişi ile çıkan kişi aynı değil.
Hz. Muhammed’in nâzili ve ilk vâhyin inişi İslam’ın en değerli mitlerinden birisi. Cebrâil, Hira dağında Hz. Muhammed’e ilk vahyi emretmiş ve Muhammed okuma bilmediğini söylediğinde onu sıkıştırmış ve tekrar emretmiştir. Nefesi kesilmiş ve sonrasında Cebrâil son bir kere daha emretmiştir ona. İlk vahiy inene kadar toplam üç kez bu durum tekrarlanmış ve sonunda Söz, Muhammed tarafından zikredilmiştir. Muhammed, delirdiğine emin bir şekilde dağdan inip belki de son kez kendisi olarak (Rilke’ye göre) karısına sığınmış ve karısı onu ceketine sarıp, O’nun iyi bir insan olduğunu ve Tanrı’nın onu terk etmeyeceğini söyleyerek teselli etmiştir.
Bu mitin en ilginç kısmı benim için (ve büyük ihtimalle Rilke için de geçerli) Peygamberin korkuyla dolu olmasıdır. Rilke’nin bu şiirde yaptığı şey de tam olarak bu korkuyu saflaştırıp Peygamberin dağdan inerken kutsallıkla dolu olmadığını; aksine korkudan titrediğini göstermesidir. Bu şiirde anlı şanlı bir yükseliş yoktur, bu şiirde bir tüccarın Tanrı’yla karşılaşıp korkuyla ele geçirilmesi vardır. Rilke'nin o mağarada gördüğü sadece yalnız bırakılmak için yalvaran köşeye sıkışmış bir insandır.
Şiirde Cebrâil’in gelişi klâsik, alışık olduğumuz Hıristiyan mitlerindeki gibi nâzik değildir. Cebrâil şiirde ‘korkma’ demiyor aksine Muhammed’in yapmayı bilmediği, yapamayacağı hiç öğrenmediği bir şeyi ondan talep ediyor, Oku! Cebrâil burada bir ricâda bulunmuyor, Tüccar’ın pazarlık yapabileceği bir alan bırakmıyor. O’nu sarıyor, nefesini kesiyor ve istediğini alana kadar kendi hâline terk etmiyor. Cebrail’in ve Tanrı’nın hüsnü bir Tüccar’ın pazarlık yetisini elinden alarak, onu yok ederek ve fiziksel olarak yapamayacağı bir şeye mecbur bıraktığı an göze görünüyor.
Rilke’ye göre Muhammed peygamber olmak istemiyor. Bir tüccar, insan, koca olarak kalmaya devam etmek istiyor ve bunun için yalvarıyor. Cebrâil’in huzurunda henüz tanımadığı bir Tanrı’ya tüccarlığını kaybetmemek için yalvarıyor çünkü bildiği tek şey bu, bir tüccar olmak. Tüccar olmakta bir sakınca yok zirâ onurlu bir yaşam sürüyor. Rilke de bu yaşama tutunma isteğinin güzelliğinden ve bu yaşamı kaybetme korkusundan bahsediyor. Rilke, nesnelerin (basit olguların) duygusal ağırlıklarından şiirlerinde bolca bahsetmiş bir şair, iyi anlıyor bu duyguyu...
Rainer Maria Rilke, Dinggedicht yani ''Nesne Şiiri'' akımından bir şairdir. Dinggedicht akımını bir nesneye, objeye veya bir an’a herhangi bir imgeleştirme kullanmadan yakınlaşıp; o nesnenin kendisini, özünü açığa çıkarmak şeklinde ifade edebilirim sanırım. Rilke’nin yaklaşımında ‘ortalama’ nesneler kutsallıktan uzak değildir ancak kutsal da değildirler. Nesneler, Rilke’ye ve bu akımın diğer şairlerine göre maddî dünyada kutsallığa yakınsayan veya en azından mercek altına alınıp odaklanıldığında içindeki kutsallığı gösterme kapasitesine sahip şeylerdir. Bu sebepten dolayı Muhammed’in tüccar olarak kalmak için Cebrâil’e ve Tanrı’ya yalvarması utanıp sıkınılacak bir konu değil aksine insanın yaşamaya değer bulduğu hayata bağlılığını gösteren bir harekettir. Muhammed Tanrı'yı reddetmiyor; peygamberliğe yükselişiyle beraber kaybedeceği hayatının, Tanrı’nın O’nun elinden alacağı hayatın yasını tutuyordur.
Aradaki fark apaçık ve fazlasıyla önemli. Peygamber olma sıfatı kazanmış olan Muhammed Rilke için bir korkak değil. Muhammed hayatını öğrenmiş, kabul etmiş birisi ve Cebrâil’in gelişiyle bu ön kabuller ve tüm öğrendikleri yanlışa düşecek, değişecektir. Kendisinden, tüccar hâlinden katbekat daha büyük bir şeyin parçası olacaktır. Muhammed bundan sonra sadece ticaretini yaptığı malların yükünü taşımayacak, artık bütün insanlığın yükünü taşıyacaktır.
İbrahimî dinlerde peygamberliği veya verilen görevi reddediş aslında oldukça fazlasıyla rastlanan ve dile getirilmiş, yazılmış bir durum. Bunlardan farklı olarak Rilke ise teolojik dramayı bir kenara koyup insanı ve insanın sınırlarıyla onlara verilmiş ilahî görevi karşı karşıya getiriyor Hira mağarasında. Okuyucuyu da mağaraya kapatıp Muhammed’in yalvarışına tanıklık ettiriyor. Bize bir seçim yapma ihtimâli vermeden Muhammed'in korkusuna ve Cebrâil'in ışığına marûz bırakıyor çünkü Rilke'nin anlatmak istediği mağaradan çıkış değil. Şiirin başından sonuna kadar okuyucuya da Muhammed'le beraber mağaraya hapsediyor. Çünkü Rilke’nin bizi mağaradan çıkarmaya niyeti yok. Hepimiz Muhammed mağaradan çıktıktan ve dağdan indikten sonra olanları biliyoruz ve Rilke herhangi bir müfessirliğe soyunmadan okuyucuyu şiirin yazılmamış sonuna çekiyor ve Muhammed’in yalvarışını bu şekilde betimliyor. O yalvarışın umutsuzluğunu gösteriyor bize, sonunu bilsek de o yalvarmaya şahit ediyor bizi. Tanrı nasıl Muhammed’in yalvarışının sonuçsuz olacağını çoktan biliyorsa, biz o yakarmanın bir sonuca varmayacağını biliyoruz çünkü Muhammed’in seçilişi Tanrı’nın gözünde çoktan kararlaştırılmış bir gerçek ve bizim gözümüzde çoktan yaşanmış bir olay.
Bu şiirin en iyi yaptığı şey de bu bence. Soruyor bize: Kendinden katbekat daha büyük bir şeyin parçası olmak, bildiğin ve sevdiğin hayatı geride bırakmak hayatın pahasına yakarmadan yapılabilir miydi? Yalvar yakar olmadan, merhamet dilemeden teslim edebilir misiniz hayatınızı daha önce tanımadığınız bir Tanrı’ya? Muhammed o mağarada ölmüyor fakat artık kendisini de içeren ama aynı zamanda kendisinden katbekat daha büyük bir şeyin parçası oluyor.
Hira mağarası hâlâ olduğu yerde duruyor, sıradan insanlar (tıpkı seçilmeden önceki Muhammed gibi) bu 'kutsal' mağarayı ziyaret edebiliyor. Ve o küçük mağarada anlayabiliyor insan, Peygamberin niçin kendisini o duvarlara yaslayıp merhamet dilediğini... İnanmadığı için değil ama inanmak sonsuz zorluktaki bir görevin başlangıcı olduğu için...
Normal bir tüccar olarak son anlarını yaşayan Muhammed, bildiği tek şey tüccar olmak olduğu için yalvardı Tanrı'ya. Mağaraya sadece kendi ticaretini yaptığı malları taşıyan bir tüccar olarak giren Muhammed, mağaradan çıktıktan sonra da Muhammed'di ama gel gör ki, bundan böyle bütün insanlığı taşımaya başlayacaktı.
Rilke’nin ''gör''düğü buydu ve o, Cebrâil’in tüccar Muhammed’e karşı olan zaferinden hemen öncesini yazdı.
Muhammed’in Risâleti
O haşmetli melek, ilk bakışta tanınan,
nur saçarak girince saklandığı yere,
yalvardı vazgeçip bütün iddialardan,
gezgin bir tacir olarak kalabilsin diye.
Gezgin bir tacir işte;
üzerinde biraz mahmurluk, yolculuklardan kalan.
Okumuşluğu yoktu, hele böylesi bir kelâm
ağır gelmez miydi ariflere bile?
Ama melek, buyurgan, üsteliyor ve üsteliyordu
elindeki levhada yazanı göstererek
bir daha ve bir daha: Oku.
Ve okudu. Öyle ki, melek eğildi önünde.
Çoktan okumuş gibiydi sanki,
hazırdı çoktan, işitmeye ve itaat etmeye.
(Türkçesi: Hakan Albayrak)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder