9 Mart 2026 Pazartesi

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ''Evin Sahibi'' Öyküsünü Zihin ve Zaman yoluyla Düşünmek

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ''Evin Sahibi'' Öyküsünü Zihin ve Zaman yoluyla Düşünmek

Bazen insanın okudukları, izledikleri, düşündükleri tek bir ân çevresinde toplanır gibi gelir; bu farkındalık bilincimizin 'dış'ında gerçekleşir ve bence kavramların özüne ulaşmak da bir bakıma bu yola girmekle, bu yolda bilincimizi yoğunlaştırmakla mümkün olur. İşte ben de sanki ölüm izleği etrafında birkaç gün evvel başlayan bir yola girmiş gibi hissettim kendimi, yanlış anlaşılmasın; bu bazı zamanların vücut bulması için başka bazı zamanlara da ihtiyaç vardır, tüm zaman aslında sizin içsel zamanınızda büyüyen bir vücut yaratır. Bu hafta içinde yaşadığım her şey bana ölümü hatırlatmak için tertiplenmiş gibi hissettim, çektiğimiz kısa filmin senaristi Serhat başkahraman Fikret'i intihar duygusuyla yüzleştirirken mekânı, evi ve yan karakterleri de Fikret'in zihninde olanlara göre tasarlamıştı, filmle ilgili dosyaları almak için görüntü yönetmenimizle buluştuk, Serhat'la filmin belleğe yüklenmesini beklerken kısaft'ın her hafta düzenlediği, Emre'nin moderatörlüğünü yaptığı kısa film atölyesine katılmış olduk. Emre'nin seçtiği ikinci animasyonda ölüm teması dâhiyane bir şekilde Magritte'in ünlü ''bu bir pipo değildir'' yazılı pipo tablosundan hareketle işlenmişti, film bir cümlede küçük bir çocuğun babasının ölümünden sonra hissettiklerini gerçeküstü bir biçimde anlatıyordu. Filmde pipo tam anlamıyla ''sanat bir pipodur'' düsturunun yerine geçerek bizi bilinçli bir biçimde bu objeye yönelttiğinden ben giderek ölümü anlamaya, ölümün bana çağrıştırdıklarını anımsayarak, ''sinemadan çıkan insan tipi''ne dönüşmeye başlamıştım. 

Tüm bu bilinçlilik hâlini 'sezgi' desteğiyle somutlaştırmak (kanlı canlı hâle getirmek) gerekirse Frankestein'daki yaratığı akla getirebilirsiniz, sezginin desteğini yanıma alıyorum çünkü burada kullandığım sezginin yazının devamında yararlanacağım içsel zamanla (internal time consciousness) ilişkili olduğunu vurgulamak gerekiyor. Frankestein'ı bilinçli bir şekilde seçtiğimi düşünüyorum çünkü yazımın izleyeceği yol ve içeriği açısından yaratık size bir tür öngörü kazandırabilir ki Tanpınar da ''Evin Sahibi'' öyküsünü bir nevî öngörüler kazandıran ip uçlarıyla kurgular. Yaratık, Frankestein'ın hayâl kırıklığına uğradığı, terk ettiği bir ruh-varlıktır. Mary Shelley'nin Frankestein'ında yaratığın dili öğrenme süreci bir kulübede saklanırken kulübe sahibi ailenin konuşmalarına maruz kalmasıyla başlar, yani aslında Dr. Frankestein yaratığın, ''cahil hocası''dır, yaratık tamamen bir başınadır ve bu benzerlik bizi derhâl Tanrı-insanoğlu ilişkisine, yaratılışa götürür.

 Yaratık Shelley'nin kurgusunda terk edilmiş bir çantada 3 kitap bulur. Bu kitaplardan biri, yani Paradise Lost, tamamen yaratığın varoluşunu anlatır ama yaratığın kendini benzettiği Âdem değil, tahmin edildiği üzere şeytandır ve Victor'a ''Durumumun Adem'den çok şeytana benzediğini fark ettim.'' derken ondan kendisine bir eş yaratmasını ister. Yitirilmiş Cennet'te şeytan Havva'ya farklı sûretlerde görünür, yazımızın konusu gereği bizi ilgilendiren folklorik unsur yılan olarak görünmesidir. Şeytan sözleriyle onu kandırmak ve onu Aden Bahçesi'nden 'kurtarmak' ister ya da Canavar'da görüldüğü gibi kötülüğü erdemi hâline getirir. Şeytan, Milton'ın gözünden hikâyenin başkahramanı olarak resmedilir, ona göre insan zihni ''kendi mekânının sahibidir ve isterse cehennemi cennete, cenneti cehenneme dönüştürebilir''. Bu cümleyi akılda tutmak inceleyeceğim ''Evin Sahibi'' öyküsü açısından önemli olacak.

Havva'ya yılan olarak görülen şeytan figürü, Tanpınar'ın ''Evin Sahibi'' adlı uzun öyküsünde de bu sembolizme yakınsak bir çerçeveyle hikâyenin bel kemiğini oluşturur. Yılanın, Yahudi-Hıristiyan teolojisinde (kültürde) olduğu gibi Anadolu kültüründe de benzer bir işlevi vardır, yılan bu coğrafyalarda halkın yaşantılarında büyük bir yere sahiptir ve evin sahibi addedilir, işte Tanpınar'ın bu öyküsünde de yılan, anlatıcı tarafından böyle tarif edilir. Eminim bu yazıyı okuyacak olanlar da mutlaka büyük annelerinden, büyüklerinden benzer hikâyeler işitmişlerdir, ben işitmemiş olsam da aklıma sevgili Ömer Bey geliyor, Kartal Kanadını Açtığında romanının yazarı. Kendisiyle kitabı üzerine sohbet ederken annesinin köy evinde yılanlarla yaşamış olduğunu anlatmıştı. Güneydoğu, Doğu Anadolu'da köy evleri taştan yapılır, eğer ince toprakla sıva yapılmazsa evin içi yılanlarla dolarmış. İşin yânisi yılan Anadolu, Mezopotamya coğrafyasında animist geleneğe de yaslanan anlatı motiflerinden biridir, ki Türk edebiyatında bu motifi Tevfik Fikret'ten ileriye Yaşar Kemal'de ve Fakir Baykurt'ta görmek mümkündür. 

Tanpınar'ın babası kadı olduğundan bir dönem ailecek Kerkük'te yaşıyorlar, sanıyorum bizdeki memur aileleri gibi atama, tâyin durumu sık yaşanıyor. Tanpınar'ın annesi de 1915 senesinde tifüsten Musul şehrinde vefat ediyor. Yazar Yaşadığım Gibi'de bu öykünün o dönemki evlerinde çalışan histerik bir hizmetçi olan Gulbuy'un anılarından, babaannesinin anlattığı masallardan ortaya çıktığını söylüyor, öykü de Tanpınar'ın tahririyle birtakım çorbalamayla otobiyografik bir öyküden soyutlanarak -Millî Eğitim Bakanlığının sevdiği dilde- Batılı anlamda ilk gotik öykü denemesi hâlini alıyor... 

Yılanın tebelleş olduğu kişi anlatıcının annesi olurken Gülbuy yine hizmetçi kalıyor ama hikâyede biz tüm olay örgüsünü Gülbuy'un anlattıklarını geri çağıran bu aklî muvazenesini kaybetmiş adamın gözünden görüyoruz. Hattâ öykünün gerçekte nasıl oluştuğunu tamamen göz ardı edersek anlatıcının allak bullak, tarumar olmuş zihnindeki hatıraların boşluklarını doldururken parçaları bu şekilde çarpık birleştirdiğini de düşünebiliriz çünkü anlatıcı geçmişindeki travmadan ötürü bu hastahanede müşahade altında tutulmaktadır. 

Her şey bu hastahane odasında başlıyor ve yazar öykünün başına bir epigraf bırakmış, ''bir hastanede bulunmuş cep defterinden''. Epigrafların üzerinde yazılanlar dönem hakkında bilgi verirken, çoğu epigraf geçen yüzyılların etkisine dayanamadığından parçalanmış, eksik şekilde bulunur bu yüzden epigrafist yazıttaki eksik parçaları tamamlamaya çalışır. Bu hikâyede anlatıcıyı epigrafist görevinde görmek olanaklıyken, öykünün kurgusu okuyucuyu da bu göreve soyundurur. 

Anlatıcı, hikâyeye yatağın genişliğine vurgu yaparak başlarken yatakta hastalığıyla kendinin beraber yattığını söyler ve hastalığını ''paranteze alarak'' hastalığıyla sonradan anlatıya dâhil olacak yılanı özdeşleştirir, böylece anlatıcı hasta yatağında yatarken dikkatimizi tümüyle hastalığının bilincindeki temsiline vermemizi ister. Fakat yılanın varoluşunun inanç ve mitlere dayanması bu duruma saf bir şekilde ulaşmamıza engel olduğundan, anlatıcının bu odadaki sıkışmışlığı onun yaşantı dünyasının (Lebenswelt) büyük bir krizde olduğunu gösterir, böylece anlatıcı benim hislerime benzer bir şekilde ölümün mahiyetini anlamaya, kavramı tüm kabullerden bağımsız biçimde algılamaya başlar. 

Bu yaşantı dünyasında dünyevî olan şeyler, objeler kültürel değerler içinde anlam bulduğundan onların maddî yönü de arka plâna atılır ve olayların tümü anlatıcının zihninde tekrar sahneye alınır. Nesnel zaman (kozmik, saat zaman) dondurulurken anlatının geriye dönüş tekniğiyle kurgulanması da anlatıcının geçmişi bîteviye şimdiye taşıyan bilinçdışı bir sürece itilmesine neden olur ve ölümü; annesi Suphiye Hanım'ın aksine yılan kimliğinde bir hastalık olarak deneyimler. Hastahane anlatıcının zihni gibi inşa edilir, anlatıcı öyküye ölümle başlar, ölümün anlatıcıdaki tesiri öyle güçlüdür ki anlatıcı ölümün öteki insanlardaki etkisini de derinden hisseder, ölüm onun ayrılmaz bir parçasıdır. 

İlk olarak gördüğü, hastahaneye ayağı burkulduğu için gelen daire müdürüdür, onun hastalığı diğer hastaların ızdırapları içinde düşük bir mevki tutar, anlatıcı ''onun yanı başında tasavvur edilmez acılarla bütün bu soğuk duvarları dolduran, eşyanın kayıtsızlığına âdeta insanî bir ürperme sindiren ne mühim hastalar vardı'' dedikten sonra böyle bir hasta örneğinden hareketle bize bu hastanın durumuyla ilgili bazı detayları aktarır. Hasta geçirdiği kriz ve duyduğu derin acıdan sonra doktorların müdahalesiyle sakinleştirilir, anlatıcı ertesi sabah onu ''uyuyor''ken görür, sağ eli sedyenin dışında ''bir saat rakkası kadar muntazam bir şekilde üstündeki battaniyeye vurmaktadır.'' Belki de anlatıcı bu izlenimini kendine yormaktadır, hastanın bu hareketi ölümün bilincinde olduğunu gösterir, geçmişe takılı kalan bir iç zaman, saat zaman gibi ileriye doğru işlemez. 

Anlatıcıya göre hasta ızdırabını bir nabız gibi saymaktadır, nabız sesi saatin akrep ve yelkovanları gibi kalp kapakçıklarının açılıp kapanmasından kaynaklanır ama burada söz konusu olan ıstırabın saatle bir tutulması, saat zamanla içsel zamanın çatışmasından kaynaklanmaktadır, anlatıcı ölümün vehmi ve buhranı içindedir, o doktorların anladığı şekilde ölmeyeceğini bilir zîra onun yaşadığı an birbirinden kopuk olmayan geçmiş-şimdiki zaman-gelecek algısından kaynaklandığından ölümü kucaklar vaziyette bekleyecektir.

Öykünün içinde adı sanı belli olmayan bu ''alelâde'' hastanın ölümden sonraysa kendi hastalığına odaklanır, annesinin ölümünü evlerindeki halayık kızdan (Gülbuy) dinlediğini söyler ve ölümünün doktorların anladığı şekilde olmayacağını iddia eder, ölümünün nasıl olacağınıysa örtük olarak anlatmaya başlar, kullandığı ''o'' belgisiz zamiri ölümüne esrar katar ve bu zamir bir şeyin yerine geçmiştir. ölümü 'o'nun elinden olacaktır. Bu andan itibaren anlatıcı hastalığının kökenine inerek Musul'da yaşananları anlatmaya başlar ve yılan başını göstermeye başlar fakat o bir tür noema, yani bilinç objesidir. 

Anlatıcı, Tanpınar'ın şiirindeki gibi ne içindedir zamanın ne de büsbütün dışında, işte bu ayrı deneyimi de yılan figürü açıklamaya çalışır, yılanın kıvrak vücudu, her yere girip çıkabilmesi de anlatıcının geçmişe yolculuğunu, içsel zamanının bilincine doğru yapılan sergüzeştini açıklar, tercih edilen birincil kişili anlatım da ölümün anlatıcıda fikrisabite varan raddeye geldiğini en iyi şekilde verir. Çünkü biz bu sayede anlatıcının ölümü nasıl kavradığını anlayabiliriz, bu bilinçli bir tavırdır.

Öykü bireyin içsel zamanına odaklanmış biçimde ilerliyor derken, anlatıcının Istanbul'a taşınmasıyla, Balkan Harbi, Umumî Harp, Mütareke Dönemi'ni deneyimlemesi ölüm mefhumunu herkesin gözünde paylaşılabilir bir bilinç objesine dönüştürerek, insanların birbirini ölümle, paylaşılan acıların korkunçluğuyla tanıdığı bir Istanbul tasvir edilir, [yılan] acayip bir sıtma içinde yine eski düşmanın etrafında kaypak sırtını kabarta kabarta, yağlı halkalarını çöze bağlaya dolaşırken ölüm, acayip ve girift bir sarmaşık gibi, bu insanların etrafında dolaşıyor, onları birbirine kenetliyor, tek bir kitle gibi yoğuruyordur. Savaş belki de insanlığı uzuvlarından mahrûm bırakarak, yine doktorların gözünde, aynılaştırırken, anlatıcının gözünde yılanın güçlü ve devasa vücudu insanları bir arada tutar. Bunu şu şekilde düşünebilirsiniz: Doktorların gözünde insanlar bir realist tablo içinde var olurken, anlatıcının (hastanın) gözünde insanlar bir empresyonist tablo içinde var olurlar.


Anlatıcının gözünde, Musul'da kaldıkları konakta ölümün temsilî olan yılan tüm Istanbul'da yaşamaya, insanların rüyalarının parçası olmaya başlar ve ''vatanın sahibi'' durumuna gelir, anlatıcının Zeynep'te mutluluğu bulması dahi ona yeterli gelmez, o ruhunu şeytana, onun temsili olan yılana satmış, Istanbul da hakeza aynısını yaparak vatanı düşmana bırakmıştır. 

Öte yandan tabiî, bu durumu klasik olarak ''sosyal, toplumsal'' kabuk değiştirme, yenilenme gibi de algılamak ihtimali vardır. Anlatıcı mütareke haberini Istanbul'da bir hastahanede almıştır, yaraları yeni yeni iyileşmeye, kabuk bağlamaya başlamıştır, o atmosferi şu sözlerle dile getirir: ''Bu kadar gayret, fedakârlık, ıstıraptan sonra birdenbire, her şeyin bittiği düşüncesine alışmak lâzım geliyordu. Bununla beraber bir facia kapanmıştı. Eski ümit ağacı hain bir ısrarla yeni çiçekler açmak istiyordu. Tatlı bir sonbahar güneşi hastahanenin penceresinden içeriye kütle hâlinde düşüyor ve her şeye rağmen güzel olan hayatı söylüyordu --- bu yaşama şuuru, şimdi yeni imkânlar arıyordu.'' 

Bu dönüşümle beraber Zeynep de anlatıcının hayatında benzer mülahazalara neden olmuştur, ''O sıcak bir mâden çağlayanına benzeyen sesin delâletiyle etrafımdaki âlemi, eşya, renk, koku, şekil... her şeyi tatmaya başladım.'' Musul'da Rafi Paşa Konağı'nda yaşananlar ve mazîye dair her yakının birer birer ölümü bir yandan da Osmanlı- modern Türkiye tahavvülüne işaret eder. 

Öykünün içinde yıllar net olarak belirli olmasa da ve öyküleme tekniğinde yaşananlar yekpâre bir ân görünüşünde olsa da anlatıcının Zeynep'le tanışması ve evlenmesi tahminen 24-25 senesine denk gelir. Ama Zeynep'le bir yıl kadar sağlıklı devam eden evliliklerinde anlatıcı Zeynep'in sevgisinde hastabakıcı şefkâti sezdiğini ifade eder. 

Bu sezginin temeli Zeynep’e âşık olduğunu söyleyen anlatıcımızın Yümnü Beylerde katıldığı mûsiki gecesinde hissettiklerine dayandırılabilir: “…birinci hanedeki “çemen kelimesini okurken “men" hecesini her tekrarlayışında küçük, kan kırmızısı dudaklarını yana doğru hafifçe kaydırışını görüyor, kâh gözlerini kısarak ellerini bir çocuk gibi çırpa çırpa gülüşünü hatırlayarak silkiniyordum. Bu küçük beyaz çehre, koyu kestane rengi gözlerinin altındaki siyahlıkla ve saçlarının zengin bağ bozumu akşamıyla, her dakika gözlerimin önündeydi. Fakat bu hayallerin en kuvvetlisi, şüphesiz ki, bende sesinden kalan hatıraydı. Kırılmış bir aynanın parçaları gibi bu sesin hatırlayabildiğim altın inhinaları, çılgın ve ürkek kavisleri, imkânsız denecek bir kesiflikle aksettirdikleri acayip ve daüssılalı parıltı ile, zihnimde her an bir avize gibi tutuşup sönüyorlardı. Sesi güzel miydi? Hâlâ bu hususta mütereddidim. 

Anlatıcının Zeynep'in okuyuşunu betimlemesi garip bir hâl alır, öyle ki Zeynep şarkıyı okurken birdenbire dilini dışarı çıkaran, yay gibi hareketiyle güneş ışıkları altında gövdesi parıldayan üzüm bağında gezinen bir yılanı andırır, onun sesinin hatırası anlatıcının zihnine yılanı getirir.

Husserlci bir dilde konuşacak olursam anlatının geriye dönüş tekniğiyle kurulmuş olmasıyla birlikte yazar bizden sayfaları geri çevirmemizi, anlatıcının yaşantısında geleceğe dönmemizi ister, aslında olan şey; anlatıcının içsel zamanında, (fenomenolojik zaman) geleceğin rüzgârıyla yüzümüz geçmişe dönük şekilde yol almaktır, hastanın teşhisi yapılmıştır ama hastanın içinde bulunduğu gerçeklik saf bir şekilde belirli değildir, özellikle doktorların gözünde.

Anlatıcının kulağını tırmalayan ses geçmişte duyduğu bir sesin onun bilincinde süreklilikle devam etmesinden kaynaklanır (protention). Bu durum da Zeynep'in ses tınısını teşhis etmekte zorlanmasına yol açmaktadır. (burada geçmişte duyduğu ses konakta annesi öldükten sonra dedesinin uykusuz kaldığı vakitlerdeki ayak sesleri olabilir çünkü anlatıcı bu ayak seslerini peşinde sürüklediği vehimle beraber zaman zaman içinde duyduğunu söyler.)

Anlatıcının Zeynep'i saçlarıyla boğmuş olması, onun için trajik bir sondur: 

''İşte bu kısa uykulardan birisinden uyandığım zaman, yanı başımda yatan Zeynep'e baktım: çocukluğumu alt üst eden, hayatımı bir cehennem yapan korkunç mahlûk, ağır halkalarını onun boynuna dolamış, boğmağa çalışıyordu. Korkudan ve helecandan çıldırmış gibi onu kurtarmak için üstüne atıldım ve yılanın halkaları sandığım saçlarını, uykunun lezzeti ve kendinden geçişi esnasında boynuna dolanmış olan uzun saçlarını çekmeğe, boynunun etrafında sıkmağa başladım.'' 

Bu vehim anlatıcımızın yılan fikrîsabiti yüzünden sevdiği kıza zarar vermeye kadar varmış, kendi zihni; bir ânlık da olsa cennet olan hayatını cehenneme dönüştürmüştür. 

Bir başka yazıda görüşmek dileğiyle, hoşça kalın. 

Not: Kütüphaneye yeni gelen kitaplara bakarken gözüme Fethi Naci'nin kitabı ilişti, rastgele bir sayfa açtım, sayfada en sevdiği Ahmet Hamdi Tanpınar hikâyesinin ''Evin Sahibi'' olduğu yazıyordu. Garip bir tesadüftü. 

Yazan: Hasan Deniz.











 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalçın Küçük'ün Ardından

Yalçın Küçük'ün Ardından Yazan: Berdan Alkan İnsanların bilgiye duyduğu arzuyu kamçılayan yazılar, kitaplar, yazarlar, aydınlar vardır. ...