5 Nisan 2026 Pazar

Bir Hâfıza Mahkemesi: It Was Just an Accident

Bir Hâfıza Mahkemesi: It Was Just an Accident 

Yazan: Beyza Karadal

 


İran sineması, yıllardır yalnızca estetik bir ifade alanı değil, aynı zamanda politik bir direniş zemini olarak da varlığını sürdürüyor. Bu direnişin en güçlü ve en ısrarlı seslerinden biri olan Jafar Panahi, kamerasını yalnızca hikâye anlatmak için değil, topluma tanıklık etmek için kullanan bir yönetmen. Sineması, bireysel travmalarla toplumsal baskı arasındaki ince çizgide dolaşırken, izleyiciyi de bu gerilimin içine çekiyor. Panahi’nin filmleri çoğu zaman yasaklarla, sansürle ve kişisel bedellerle çevrili bir üretim sürecinin ürünü. Ancak tam da bu nedenle, her yeni filmi yalnızca bir sanat eseri değil; aynı zamanda politik bir eylem, varoluşsal bir direniş ve hâfızaya tutunma çabası olarak okunuyor. Özellikle son yıllarda yaşadığı hukukî süreçler düşünüldüğünde çektiği her sahne daha da ağır, daha da anlamlı hâle geliyor.
 
Panahi 2010 yılında İran’da 6 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve 20 yıl süreyle film çekmekten men edildi. Uzun yıllar boyunca bu yasak tam anlamıyla uygulanmadı; ancak Temmuz 2022’de başka bir yönetmenin tutuklanmasını takip etmek için savcılığa giden Panahi gözaltına alındı. Gerekçe, 2010’daki cezanın “infâz edilmesi”ydi. Böylece Tahran’daki Evin Cezaevi’ne gönderildi. Evin Cezaevi, İran’daki siyasî tutuklularla anılan bir yer. Panahi’nin buraya konulması, yalnızca bir hukukî karar değil, rejimi eleştiren diğer sanatçılara da bir gözdağıydı. Şubat 2023’te Panahi açlık grevine başlayarak hukukî belirsizliğini ve keyfî tutukluluğunu protesto etti. Bu karar uluslararası sinema dünyasında büyük yankı uyandırdı. Cannes ve pek çok film kurumu Panahi’nin serbest bırakılması için çağrıda bulundu.

Yönetmen, açlık grevinin ardından kısa süre içinde kefâletle serbest bırakıldı. Bu sürecin hemen ardından da hapishanede tanıştığı mahkûmların yaşantılarından yola çıkarak It Was Just An Accident filmini çekti ve birçok festivalden ödülle döndü.



It Was Just An Accident, aslında bitişiyle başlayan bir film. Filmde eski bir siyasî mahkûm olan Vahid, yıllar önce hapiste kendisine işkence ettiğini düşündüğü bir adamla karşılaşıyor. Ancak sorun şu: Vahid’in işkence gördüğü dönemde gözleri bağlı ve işkencecinin yüzünü hiç görmüyor. Onu tanımasını sağlayan şey yalnızca adamın sesi ve protez bacağının çıkardığı gıcırtı. Bu noktadan sonra film, klasik anlamda bir “intikam” anlatısına dönüşmüyor. Tam tersine, belirsizliğin giderek büyüdüğü bir etik tartışma alanı kuruyor. Vahid ve diğer karakterler, suçun kesinliğini kanıtlayamadıkları bir adamı cezalandırmanın meşrûiyetini sorguluyor. 
 
Filmin en güçlü yönlerinden biri, travmanın hâfıza üzerindeki etkisini merkeze alışı. Travma, hem hatırlamayı hem de tanımayı bozuyor. Bu yüzden de Vahid’in kararsızlığı yalnızca hukukî değil, aynı zamanda da psikolojik. Seyirci, onun hâfızasına güvenmek istiyor ama bununla birlikte kuşku duyuyor. Panahi burada izleyiciyi pasif bir gözlemci olmaktan çıkarıyor. Çünkü karar anı geldiğinde cevap filmden değil, seyircinin kendi etik pusulasından çıkıyor. 
 
Filmi vurucu yapan diğer bir unsur da sade sinematografisi. Uzun planlar, durağan kamera ve doğal ışık tercihleri, hikâyeye belgesel hissi veriyor. Müzik kullanımı son derece sınırlı olduğu için dramatik manipülasyondan kaçınılmış denebilir. Bu minimalizm, filmin ahlâkî gerilimini güçlendiriyor. Büyük dramatik patlamalar yerine, küçük bakışlar ve sessizlikler ön plana çıkıyor. Özellikle yüzlere odaklanan uzun çekimler, karakterlerin iç çatışmasını görünür kılıyor. Filmde yalnızca Vahid’in hikâyesine odaklanılmıyor. Diğer eski mahkûmlar farklı tutumları temsil ediyor:
Bazıları intikamı savunuyor.
Bazıları şüpheye dikkat çekiyor.
Bazıları ise artık geçmişle yüzleşmek istemiyor.
Bu çeşitlilik, filmi tek sesli bir dramadan uzaklaştırıyor ve kolektif bir travmanın farklı tepkilerini gösteriyor. 
 
Panahi’nin son hapis süreci düşünüldüğünde film daha da anlam kazanıyor. Çünkü burada anlatılan belirsizlik yalnızca kurmaca değil, aynı anda yönetmenin yaşadığı gerçekliğin yansıması. Panahi’nin hapis hayatı ve sansürle geçen yılları, filme kaçınılmaz bir klostrofobik atmosfer veriyor; filmdeki karakterler ne kadar uzağa gitmeye çalışırlarsa çalışsınlar, toplumsal yasakların ve dini otoritelerin çizdiği o görünmez sınırların dışına çıkamıyorlar. 
 
Sonuç olarak film, izleyiciye şu acı soruyu bırakıyor: Yaşananlar gerçekten "sadece bir kaza" mı; yoksa adaletin işlemediği, özgürlüklerin kısıtlandığı bir ülkede trajedi kader mi? 
Panahi, kendi hayatıyla ödediği bedelleri sinemasına aktararak, düzene boyun eğdikçe tepemize çöken her kişinin nefesini ensemizde bir hayalet gibi hissedeceğimizi ve hiçbir zaman tam anlamıyla huzur bulamayacağımızı derinden bir çığlıkla haykırıyor…














Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yalçın Küçük'ün Ardından

Yalçın Küçük'ün Ardından Yazan: Berdan Alkan İnsanların bilgiye duyduğu arzuyu kamçılayan yazılar, kitaplar, yazarlar, aydınlar vardır. ...